Ne demiş İsmet Özel? Gecenin üçüdür en uygun zaman. Bahse girerim düşünün: Sabah çok yakın. Oysa ışıltı yok ortalıkta. Neredeyse gece bitmiş, ama sürmekte karanlık. Henüz uyanmış bazıları, henüz uyumamış bazıları… Benim şu pek ehemmiyet arz etmeyen dimağım da aşağı yukarı bu şekilde, arada kalmışlıklarla dolu. Delilikle aklı-selimlik sınırındayım. En ufak bir dış etken maruziyeti beni, iki yamacında uçurum olan koca bir dağdan aşağı sürükleyebilir. Ve bunun olmasından çok ama çok korkuyorum. Bazen beni ben yapan şeyin, bu uçurumda ne aptalca ne de korkakça dans edebilme kabiliyetim olduğunu düşünüyorum. Bu dans, parasızlıktan cambazlık yapan ama seyircilere gülmek zorunda olan bir cambazın dansı gibi. Dış cephemde güler yüz ve sevinç varken içimde fırtınalar kopuyor. İnsanlar güldüğümü zannediyorlar. Oysaki namütenahi bir acı ve ıstırap içinde kaskatı kesilmiş çenem ve birbirine kenetlenmiş dişlerimi görüyorlar sadece. Kahkahalar atarken bende görülen keyif, cehennem ateşi gibi bir yangında cayır cayır kavrulmak üzere olan çocukların gözlerini bağlamamla yangını göremiyor olmalarının onlara verdiği keyifle aynı keyiftir. Adeta bir çocuk kandırmacasıdır yani. Dimağım bununla iktifa ettiği için şimdilik bir sorun teşkil etmiyor. Peki ya sonra? Kalbimdeki boşluğu doldurmak için kullandığım, kırılmış eşyaları bantla tamir etmek kadar uyduruk olan, bu hamur parçaları eriyip gidince ne olacak? Ben ne yapacağım?..
Pek meyus bu düşünceleri, şu kafa denen boş kasenin içindeki bir kilo beş yüz gramlık et parçasından söküp atamıyorum bir türlü. Hele de gecenin üçü gelip de kapıyı tıklattığı zaman… Yaşadığım her saat, her dakika, her saniye şu cehennem azabı kadar acılarla beni baş başa bırakıyor. Aldığım her soluk, içtiğim her su zehir gibi geliyor. Ölümün soğuk nefesini ensemin her noktasında hissediyorum. Herçi bad-abad, asla anlamlandıramadığım bir şekilde hayata sıkı sıkıya bağlıyım. Ondan kopma düşüncesini aklıma dahi getirmek istemiyorum. Bir kimse cennetten korkar mı? Kulağa inanılmaz derecede saçma gelebilir ama; ben korkuyorum. “Deli misin be adam” denilebilir. Bir noktada haklılık payları da mevcut olabilir. Ancak ben gerekçelerimi izah edeyim.
Cennet: Sonsuz nimetler ve isteklerle dolu koca bir mekan. Ne istersen, ama her ne istersen temini kabil. Zenginler neden uyuşturucu batağına düşer? Maddi ya da manevi her ne istiyorlarsa onu yapabiliyorlar. Bir yerden sonra bu zahmetsizlik, kişiyi olur olmadık şeyler yapmaya sürüklüyor. Artık bu dünyada tadabilecekleri her zevki tattıktan sonra bir sonraki aşamaya geçiyorlar. Cennetten korkma sebebim tam olarak da bu. Ortada giderilmesi mümkün olmayan bir motivasyon noksanlığı var. İşin en kötü yanı -söylemesi bile çok aptalca geliyor fakat- cehennemde dahi bu motivasyon mevcut. “Evet, burada uzun süre yanacağım ama neticede cennete kavuşacağım”. Orada bile böyle bir motivasyon mevcutken cennette olmaması inanılmaz korkunç değil mi? Yaptığın hiçbir şeyin bir karşılığı olmaması ve her istediğine hiçbir çaba harcamadan ulaşmak… Bu beni çok ama çok korkutuyor. Daha doğrusu, bunun namütenahi olması beni çok korkutuyor. Keşfedecek hiçbir şeyin olmaması da cabası. Düşünsene, bir tarih kitabı okuyacaksın ama oradaki her şeyi hiçbir çaba harcamadan temin ediyorsun. Çok sevdiğim bir söz var: Her şey zıddıyla maruftur. Ortada zıtlık yaratacak hiçbir şey yok ki var olsun benim gözümde. Sevinç ve keyif var, sonsuz bir keyif ve sevinç. Ama üzüntü yok, hüsran yok, dert yok, keder yok. O zaman ne anlamı var ki bu keyifle sevincin. Bu söylediklerim, acıdan ve kederden zevk alan mazoşist biri olduğum algısını yaratmasın sakın. Sadece “her şey zıddıyla maruftur” ilkesine dayanarak bunları yazıyorum. Zihnimin en aciz ve en çıplak halidir bu yazdıklarım. Kafamin içindeki sisli yapı, bir yatak odası kadar mahrem olan bu düşüncelerin bir tezahürüdür. Mamafih, bu düşünceleri kafamın içinde tutmakla iktifa ediyor, dışarı çıkarmıyorum. Dışarı çıkarmadığım vakit, yürürken omzumdaki bir çanta kadar etki ediyor yaşamıma. Aksini ise asla ama asla kestiremiyorum.
İşin bir de duygusal noksanlık kısmı var ki onu temin etmek, bu düşünceleri kafamdan söküp atmaktan daha zor. Çünkü bu duygusal noksanlığı kendi başına tatmin etmek pek kabil değil. Başka bir kimsenin yardımına ihtiyaç duyuyorsun. Yani elden ayaktan düşmüş yatalak hastalar gibi bir başkasına muhtaçsın. Bu muhtaciyet durumu da benim gibi kula minnet eylemeyen kimseler için pek güç ve acı verici bir durum. Akşam vaktinde sahile indiğimde, yeryüzünü ve gökyüzünü aydınlatabilen mehtap, benim gönlümdeki karanlığı aydınlatmaya muvaffak olamıyor. Koca tepeleri çarpa çarpa kül edip, metrelerce uzunlukta falezler oluşturan dalgalar, benim gönlümdeki setleri yıkmaya muvaffak olamıyor. Mehtap dört bir tarafı aydınlatırken, dalgalar sahildeki sıra sıra kayaları yalarken, bendeniz de ağır ağır adımlarla yürürken kendime bir yoldaş ararım. Kolumdan girip bana tüm ağırlığıyla yüklenirken darası alınan tartı misali, gönlümdeki ağırlıkları hafifletecek bir yoldaş. [...]